RSS

Orada Makinalar Bile Namusluymuş

Tarih: Nov 30 2012

Makineler bile namuslu orada. Fazla para, bahşiş kabul etmiyorlar. (30 Kasım 1963 – Tercüman)

Kurtlu Sigaralar

Tarih: Nov 30 2012

Yıl 1971. Çanakkale’de Bafra sigaralarının devamlı kurtlu çıkması tiryakileri bezdirmiştir. Bu durumdan şikayetçi olduklarını belirten Çanakkaleliler, ‘Sigara içmek için illa 5,5 lira verip filtreli mi almak lazım?’ demektedirler.

Yok mu Beni Avlayacak Biri

Tarih: Nov 30 2012

National Geographic’in Dolandırıcılar Şehri isimli bir belgesel programı varmış. Sunucu Conor Woodman isimli amca dünyanın ünlü kentlerini dolaşıp turistleri orada karşılaşabilecekleri olası dolandırıcılık, yan kesicilik gibi tehlikelere karşı uyarıyormuş. Şimdiye kadar Arjantin ve Brezilya gibi bir çok ülkeyi dolaşmış, son olarak geçtiğimiz günlerde yolu güzel memleketimizin incisi İstanbul’a düşmüş. Taksiciler tarafından dolandırılmış, İstiklal Caddesi’nde yürürken hanutçuların teklifiyle bir mekana gitmiş ve bir kaç içecek karşılığı 1.700 TL ödemek zorunda bırakılmış. Tüm bunları yaşadıktan sonra belgeseli bitirirken “Türk polisleri sizin dolandırılmanızı pek umursamıyor” gibisinden bir şeyler söylemiş. Bizim medyamız da bu olayı “National Geographic İstanbul’u dünyaya rezil etti” başlığıyla haber yapıp İstanbul’un imajının zedelendiğinden bahsetmiş.

Şimdi şunu merak ediyorum, İstanbul zaten yan kesicisiyle, dolandırıcısıyla, tinercisiyle çoktan zedelenmeyi hak eden bir imaja sahip değil mi? Halis muhlis bu memleketin insanları olarak İstanbul’un bilmediğimiz bir muhitinde taksiye binerken aklımızdan “Ulan bu şimdi beni uzun uzun dolaştırır, buraları biliyormuş gibi görüneyim.” türü düşünceler geçmiyor mu? Kimse gücenmesin fakat İstanbul taksilerinin güvenilirliği zaten ortada. İstanbul Emniyet Müdürlüğü yetkilileri söz konusu belgeseli izlediklerini ve yaşananların “kurgu” olduğunu söyleyerek yorum yapmak istemediklerini belirtmişler.

Yolcunun elindeki telefonu gasp edip hareket halindeki trenden atlayanlar gördüm. Meydanlarda çanta çalıp, telefon çalıp kaçan gaspçılar, insanları tehdit edip zorla sigara veya para almak isteyen tinerciler gördüm. Bizzat Kadıköy’de elini montumun cebine sokmuş bir yan kesici yakaladım. Rahmetli dedem, teyzem, dayım ve annem yan kesici kurbanı. Otobüslerinde minibüslerinde “Değerli eşyalarınıza dikkat edin” yazan tabelalar asılı bir memleketten bahsediyoruz ve hepsinin son derece gerçek olduğuna yemin edebilirim. Daha düne kadar değnekçiler yüzünden arabanızı park edecek yer bulamazdınız, Allah’tan İspark bu değnekçilik olayını resmiyete döktü de artık en azından arabanızın başına bir iş geleceğinden endişe etmiyorsunuz.

Bu örnekler çoğaltılır da çoğaltılır. İstanbul kendi insanı için bile can ve mal güvenliği sağlayamayan bir memleketken elin gavuru olayı yerinde inceleyip “Burası turistler için güvenli değil” dediğinde alınganlık gösteriyoruz, imajımızın zedelendiğinden bahsediyoruz. Hayır nasıl olmalıydı onu merak ediyorum. “Gelin turistler gelin, biz turistleri yolunacak kaz gibi gören insanların bolca bulunduğu bir memleketiz. Güvenilmez adalet sistemimizle, hiçbir caydırıcılığı olmayan cezalarımızla iki yıl hapis cezası alıp yarısını yatıp çıkacağını bilen gaspçı ve dolandırıcılarımızla barışık yaşamayı öğrendik siz de öğrenirsiniz. Belki üç bira için 1.700 lira ödersiniz, Sultanahmet’ten Eyüp’e gitmek için taksiye 200 TL verirsiniz ama olsun siz yine de burada gördüklerinizden kimseye bahsetmeyin ki imajımız zedelenmesin.”

(egonomik.com)

Neyşınıl Coğrafik kanalındaki İstanbul belgeselini baştan sona takip ettim. Ben zaten hep belgesel izlerim çoğunluk gibi. Hayvan belgeseli, insan belgeseli fark etmez. Conor Woodman adındaki sunucu, gizli kameralarla İstanbul’u dolaştı. Sultanahmet’te tek başına gezerken, yanına gelen biri ona cami hakkında bilgi verdikten sonra, dükkânına götürdü ve halı satmak istedi. Eminönü’nde dolaşırken, Boğaz turu teklifi yapanlar oldu. Fiyatlar 25 ile 30 lira arasında değişiyordu. Onlardan biriyle anlaştı ve bir grup turistle beraber bir minibüse bindiler. Bir iki kilometre sonra teknenin yanına ulaştılar. O kadar yolu yürüyerek de gelebileceklerini söylediler. Minibüstekilerin hepsinden aynı ücret istenmediğini fark ettiler. Tekneyi ufak buldukları için daha büyük bir tekne ayarlandı. Akşam olunca Taksim’e çıktı adamımız, İstiklal Caddesi kalabalığına karıştı. Avlanmak için tek başına dolaştı ve avcılardan biri selâm vererek onunla konuşmaya başladı. ‘Arkadaşım, dostum, adamım’ gibi hitaplarla onu bira içmeye davet etti. Gittikleri barda masalarına bir kadın gelip oturdu. 1.700 liralık hesap geldiğinde, ‘hanutçu arkadaş’ ve kadın masadan kalkmıştı. Tam o sırada müzik kesildi. İçeriye polisler girmişti. Aranan birinin peşindeydiler. Woodman, kendisinden fazla para istendiğini söyledi fakat polisler ilgilenmedi. Ertesi akşam Woodman hanutçuların peşine düştü ve başka biriyle yakınlık kurdu. Etrafında gizli kamerayla dolaşan arkadaşlarının olduğunu söyledi, maksadını açıklayıp işbirliği teklif etti. İstiklal’de her akşam 150 civarında hanutçunun, barlara müşteri çekmek için dolaştığını öğrendi. Ve gizli kameralarla bir başkasının aynı şekilde tezgâha düşürülmesini kaydettiler. Gelen hesabın üçte birinin hanutçuya kaldığını ve çok kârlı bir iş olduğunu izledik. Dünyanın birçok büyük şehrinde görülen bu tür tezgâhların çok çirkin olduğunu, kim olsa kabul eder. Maalesef İstanbul da o şehirlerden biri. Polis ve zabıtanın onlarla mücadelesine daha fazla çaba harcamasını, tamamen bitirmesini isteriz.

‘Orman adamı, ormancı’ anlamına gelen Woodman’ın İstanbul macerasını baştan alalım. Sultanahmet’teki rehber görünümlü halıcının gayreti boşa gitti, Avarel gibi dolaşan Woodman halı almadı. Eminönü’ndeki turcuların minibüsüne itiraz etmeleri ise çok gereksizdi. Zira bir iki kilometre yürütseydiler, oflayıp puflamalar başlar, niye yürüttükleri sorgulanırdı. ‘Boğaz kıyısınca yürüyoruz, aramızda yaşlılar da var, tekne niye bu kadar uzakta’ diye yol boyunca şikâyet ederlerdi. Taksim’deki bar hanutçularının savunulacak hiçbir yanı yok elbette. Fakat şu da bir gerçek ki ‘Yok mu beni avlayacak biri’ edasıyla dolaşmak da başlı başına bir tezgâh. Tek başına İstiklâl Caddesi gibi bir yerde dolaşırken, yanınıza yaklaşan bir adam size ‘Arkadaşım, dostum, adamım’ diye hitap edip bira içmeye davet ederse, kabul eder misiniz? Bayram değil, seyran değil, hiç tanımadığım biri beni ne diye bir şeyler içmeye davet ediyor demez misiniz? Tuhaf ışıklandırılmış, gürültüden ibaret müziğin olduğu bir mekânda, masanıza bir de kadın gelip oturursa, ‘Bunlar beni kesin öpmeye niyetlenmiş’ diye düşünmez misiniz? O kadın kim, niye geliyor, niçin oturuyor, onun içtiğini kim ısmarlıyor gibi soruların akla gelmesi imkânsız bir şey midir? Bir de polislerin ilgilenmeyişine değinelim. Aranan birinin peşinde olan polislerin, hesaba itiraz eden bir turistle ilgilenmelerini beklemek, hangi ülkede mantıklı bulunabilir? Terör, narkotik ya da cinayet davası peşinde olan polis, hesap işine niye vakit harcasın? Tamam, o çirkinliklerin hepsi son bulsun. Bir tane böyle bir tezgâh kurulmasın. Ama şu da var ki turist milleti de o kadar saftirik davranmasın; ‘Neden, niçin, nasıl’ sorularını hatırlasın. Hem, bizim bildiğimiz ‘Ormancı’, gelir gelmez yıkar masayı! Fakat Woodman’ın işi, av oluşunu belgelemek. Bir başka televizyoncu da yine aynı kanalda bir süre önce yankesicilerin peşine düşmek için İtalya’ya gitmiş, Napoli’de dolaşmış ve aradıklarını bulmuştu. Kendisi de eski bir yankesici olan sunucu, yeni teknikleri öğrenmek ve seyircilerine aktarmak niyetindeydi. Bir soygun konusu da Rusya’da geçmişti. Fakat o programın etkisinde kalıp İtalya’ya gitmekten kimse vazgeçmedi. İtalya yine en fazla turist çeken ülkeler arasında. Rusya da yabana atılacak gibi değil.

(Mehmet Şeker, Kasım 2012)

Devlet Köstebeği

Tarih: Nov 30 2012

Milli Eğitimde Büyük Değişim !

Tarih: Nov 30 2012

Özel Okullar Devrime Uymadı: Milli Eğitim Bakanlığı ani bir kararla okullardaki forma uygulamasını kaldırmıştı. Oldu bitti vaziyeti yapıldı. Her zaman olduğu gibi tartışılmadı. Devrim niteliğinde bir karar olduğu iddia edildi. Özel okullar hariç tutuldu. Kendiniz belirleyin denildi. Karara itiraz edenler, sakıncalarını söyleyenler oldu ama pek seslerini duyuramadılar. Öyle ya aileler çocuklarına her gün başka kıyafeti nasıl bulacaktı. Forma bu açığı kapatıyordu. Forma dedikleri de mesela beyaz tişörttü. Neyse, ailelere soran olmadı. Bu konuda bir çalışma yapılmadı. Özel okullara bu hak tanınmıştı. Onlar velilere sordu; çıkan sonuç forma ile devam olmuş. Çocuğunu özelde okutan ailenin parası pulu var demektir: Çocuklarını her gün farklı giydirebilirler. Onlar bile ‘forma’dan şaşmadı. Devrime uymadılar. Olan dar gelirlilere oldu. (Ocak 2013)

Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda kılık kıyafet serbestliği getirildi. (Kasım 2012)