RSS

Tavuk Yumurtlatma Yemi Sersemletir

Tarih: Mar 31 2013

Tecrübesi olanlar bilir ki Yılda 300, 350 kadar sayıda yumurtladığı söylenen tavuklar doğal şartlarda o kadar verimlilikte olamıyor. Bu imkânsız. Bahsedilen verimlilik ancak özel şartlara sahip kapalı yumurta üretim çiftliklerinde olmaktadır. Özel ışıklandırma yapılır. Böylece tavuklar bütün yıl boyunca haziran ayındaki gündüz süresi kadar günlük ışıkta tutulur. Istmada da denge sağlanılır. Tavuklar hep aynı ışık ve ısı sayesinde sonbahar geldiğini anlamaz, tüy yenilemesi yaşamaz ve yumurtadan kesilmez. İş bununla bitmiyor. Işıklandırma tek başına yeterli değildir. Nitekim herkes bilir ki tavuklar haziran ayında bile yumurtlamaya ara verebilir. Peki o çiftliklerde tavuklar niçin yumurtlamaya ara vermemektedir? Tavukların haziranda bile yumurtlamaya bir süre ara vermesi bünyedeki gençleşme, yenilenme faaliyetleridir. Yumurtlama tavuğun bünyesinde var olan bütün faydalı elementleri, vitaminleri vesaireyi tüketir. Yumurtlayan tavukların çok iyi bir şekilde gıda alması şarttır. Bir süre yumurtladıktan sonra tavuklar bir süre ara verir ve bünyelerindeki eksiklikler, tahribatları güzel bir şekilde onarılır.

Yumurta üretim çiftliklerinde ise tavuk bünyesini aptallaştıran, biyoritmi devre dışı bırakan kimyasallı yemler kullanılıyor. Böylece o kimyasallı yemlerdeki tüm vitamin protein mineral gibi şeyler yumurtalara geçiyor. Tavuk bünyesi çok az nasipleniyor ve hızla yıpranıyorlar. Bir yılda veya en fazla iki yılda o tavuklar bitmiş olur. Iskartaya ayırırlar yerlerine yenilerini koyarlar. Fakat. Kimyasallar bir şekilde yumurtalara da geçer ve o yumurtaları yiyen insanlara da geçer. Her kim o yumurtalardan çok sık yerse uyku düzensizliği, anksiyete bozuklukları, sebepsiz yorgunluk halleri, iç sıkıntısı, sersemlik ve çok daha kötüsü hormon düzensizlikleri gibi birbirinden kötü rahatsızlıklara yakalanır.

Yumurtlatma Hapsi

Hapis Tavuk – Özgür Tavuk

Tavuk Özgür

İstanbul’u Vergilemeden Güneydoğu’da Ot Bitmez

Tarih: Mar 31 2013

Kapitalizm böyle bir şey işte; her şeyi metalaştırmak, paraya tahvil etmek demek. Barışı bile. Barış adlı çocuk daha doğmadı ama çocuğa don biçen biçene. Üstünden para kazanmanın derdinde olan mı ararsın, oy hesabı yapan mı? Ölümler durmuş. Bundan büyük getiri olabilir mi? Ama yetmiyor, onun ne kadar süreceği belli olmasa da bu ‘an’ın değerini bilen var mı? Çürümüşlük başka türlü dışa vuruyor. Yatırımları patlatan mı ararsınız, ihracatı fırlatan mı? Bir tek bölgeyi değil, tüm Türkiye ekonomisini uçuracak bir barış! Madem bu kadar kerametle yüklüydü de, niye bunca yıl savaşıp binlerce gencin ölümüne göz yumdunuz, kılınızı kıpırdatmadınız, diye sormadan edemiyor insan. Onun da cevabı var; belki de o zamanlar savaştan sağlanıyordu para ve oy. Ondandır.

Beklentiler, öngörüler de her zaman olduğu gibi abartılı. Mesela yatırım, iş-aş beklentisi. Sanki, Güneydoğu’ya bugüne kadar yatırım gelmemesinin nedeni güven unsuruymuş havası yayılıyor. Sormak gerekmez mi; mesele asayiş ise, bu sorunun olmadığı Doğu Karadeniz’e, Orta Anadolu’ya, hatta Ege’nin karasal illerine niye yatırım yok? Yok, çünkü yüksek kâr İstanbul’da. İstanbul’un arsa rantında. Varsa yoksa, İstanbul’a üşüşmüş yerlisi, yabancısıyla sermaye. İnşaata, finansa, ithalata, sanayi dışı ne varsa, oraya. İstanbul’a yatırımı caydırmadıktan sonra, kim, niye gitsin Güneydoğu’ya. Barış bahane. Yine gitmeyecekler, İstanbul kârlı kaldıkça.

Güneydoğu’ya teşvik vermek yetmiyor. Başka şeyler gerek. Bakın son yıllarda verilmiş teşviklere; neler yok ki; KDV istisnası, gümrük vergisinden muafiyet, vergi indirimi, işverenin sigorta primini devletin ödemesi, arsa temini, faiz desteği, gelir vergisi stopaj desteği. Bütün bunlar Güneydoğu’ya yatırım yapacaklara vaat edildi. Hem de 10-15 yıllığına garantilerle. Sonuç? Hiçbir şey değişmedi. İstanbul ile Güneydoğu arasındaki devasa farkta bir arpa boyu yol var, o kadar.

Yatırımların ve katma değerin bölgelere göre dağılımını doğru dürüst üretemeyen bir ülkeyiz, ne yazık ki,. O nedenle bölgesel farkları anlamak için istihdam, özellikle de tarım dışı istihdama bakalım. Ne görüyoruz? 2004 yılında, tarım dışı çalışanların yüzde 25’i İstanbul’da, yüzde 4,6’sı Güneydoğu’da. 2004’te aradaki farkın 5,5 kat olduğunu görüyoruz. Aradan 8 yıl geçiyor ve o 8 yılın sonunda değişen fazla bir şey yok. 2012’de istihdamda İstanbul’un payı ancak 1 puan azalıyor ve yüzde 24 oluyor. G. Doğu’nun 10 ilinin payı, 8 yılda ancak 1 puan artıyor ve fark, 4,5 kat gibi yine dehşetli bir büyüklükte. Yani, 8 yılda, G. Doğu’ya, sağlanmış görünen onca teşvik, Irak pazarının açılması vs. farkı bir arpa boyundan fazla azaltamıyor. İstanbul, tarım dışı istihdamdaki dörtte birlik payını koruyor.

Buradan çıkan ana fikir şu; Güneydoğu’nun esas derdi, asayiş filan değil. Teşviksizlik de değil. Sorun, İstanbul’a yönelişin önünün alınmamasında. Eşitsiz gelişimi önlemek için sadece gerice yöreye teşvik vermek yetmez, geleneksel cazibe merkezini teşvik etmemek de yetmez. Daha radikal davranıp cazibe merkezinden uzaklaştırmak gerekir. Nasıl olacak bu? Vergiyle. İstanbul’da bulduğu her arsaya gökdelen dikip rantın kırıntısına bile tamah edenlere salın vergiyi, bakalım aynı yatırım iştahı kalır mı? O zaman mecbur, İstanbul dışına yönelecekler.

Ne Yapmalı?

Türkiye’de yatırımları döviz kazandıran tasarruf ettiren sanayi ve hizmet dallarına yönlendirmek, hem cari açık belası ile baş edebilmek hem de kalıcı, gerçek istihdam yaratmak açısından gerekli ve önemli. Bunun yolu ithalata bağımlı, spekülatif faaliyetleri soldurup üretken alanları parlatmak. Bunu sektörel olduğu kadar, bölgesel olarak da yapmalı. Teşvik yetmez, vergileme gibi cebri önlemlerden de geri durmamak gerekir. Yanı sıra, dünkü yazımda belirttim; savaş bütçesinin kamunun altyapı yatırımlarına yönlendirilmesi şart. Gelin görün ki, böyle bir dönüşümü yaptıracak dermanı yok iktidarın. Dış borca öylesine teslim edilmiş ki ülke, yerli-yabancı sermayeyi ürkütmemek, soğutmamak için ne taviz istenirse veriliyor ve İstanbul rantını köpürtmekten öte bir şey yapılamıyor. Bu iktidar, barışa, seçimlere çatışmasız girmenin oyalama yolu olarak bakıyor. Bu taktik umarım en erken zamanda anlaşılır.

(Mustafa Sönmez, Mart 2013)

Apo Hava Kuvvetleri Komutanı Olsaydı

Tarih: Mar 31 2013

Öcalan devletin kendisinden beklediği rolü bugüne kadar iyi kötü oynadı. Nevruz’da hükümetin beklediğini verdi. Yeni dönemin 3 parolası olarak fikir, ideoloji ve demokratik siyaseti önerdi. Sınır dışına çekilme çağrısını da yaptı. Başbakan tek bayrak olgusuna her konuşmasında hayati bir önem biçerken, Diyarbakır Nevruz alanında binlerce Öcalan resmi ve PKK paçavrası varken bu vatanın bayrağının olmayışı acıydı. Kalbim sızladı, gözlerim doldu. Neyse.

Öcalan’ın çekilme çağrısıyla birlikte tüm gözler, bundan sonra ne yapacağını göreceğimiz PKK’ya çevrildi. Ama Öcalan silahların bırakılmasından hiç söz etmedi. İstikbalde böyle bir şey olacağına dair işaret de vermedi. İslam’a kadim düşmanlığı bilinen Öcalan’ın Nevruz mesajında semavi dinlerin ortak değerlerine işaret etmesi çok ilginçti. Zira çocukluğundan itibaren devrimci-yıkıcı bir tabiatı olduğu, bu tabiatın gereğini ifa için düşündüğü yolları kendi anlatıyor.

O dönem ilkokul arkadaşım Aziz’e halen hatırladığım büyük erguvan ağacının üstünde şöyle bir öneride bulunduğumu hatırlıyorum:

Sen Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na oyna, ben de hava kuvvetlerine; bu yolla daha iyisini gerçekleştirmeye çalışalım. Yaklaşımımın bu özelliği, devrimci özellik olarak daha sonraki gelişmemde hep etkili olacaktır.

Böyle diyordu Öcalan, Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine adlı kitabının ilk cildinde. Daha iyisini gerçekleştirebilme emeli yolunda hava kuvvetleri komutanı olamadı ama terör örgütü lideri oldu. Daha iyisini gerçekleştirmeden kastı neydi Öcalan’ın? Cevabı yine satır aralarında kendi veriyor:

Asıl tutkum askeri liseydi. Yaşımın tutmaması belki de en büyük hayal kırıklığına uğramama yol açtı. Bu olay toplumu güçle dönüştürme hayalime sanki büyük bir darbe olmuştu. Din ve askeri alanda gelişemeyeceğim anlaşılınca, siyasal alanı hedef belleyecektim.

Kastı toplumu güçle dönüştürme. Dikkat ettiyseniz Öcalan toplumu güçle dönüştürmeyi askeri liseyi bitirip subaylık kademelerini tırmanarak yapmayı planlamıştı. Demek ki Öcalan Hava Kuvvetleri Komutanı olsaydı yüzde yüz darbeci olacaktı. Mazideki istikbal bunu gösteriyor. Ya darbeci olacaktı ya da terörist. Sizler Öcalan için hangisini tercih ederdiniz bilemem. Ama darbeci olsa bugün CHP’den merkez medyaya kadar hepsi ona meftun olurdu. Zira darbeciysen vatanseversin onlara göre.

Kahraman Apoş

Nevruz’daki mesajında semavi dinlere istinat eden, İslami bir kavram olan helalleşmeden bahseden Öcalan retrospektifi böyle mi? Şöyle diyor:

Bir gün yatağımın ucunda bulduğum Sosyalizm alfabesi kitabını bitirince, adeta şöyle mırıldandığımı hatırlıyorum: Muhammet kaybetti, Marks kazandı.

Belki de Öcalan hidayet bulmuştur, kalbini yarıp baktınız mı diyenlere, zaten İmralı’ya girdiği gün itikâfa çekilmiş, her geceyi teheccüd ve evradı ezkârla ihya etmiş diyorum. Öcalan büyük bir şarlatan, koyu bir dinsizdir. Ama zamana göre birilerini taklit edebilmeyi az çok öğrendi. Aklıma Bonapart‘ın sözleri geliyor.

Ben Katolik geçinerek Vendee savaşını kazandım; Müslüman geçinerek Mısır’a yerleştim; Papacı geçinerek İtalya’da yürekleri kazandım. Bir Yahudi halkını yönetecek olsam, Süleyman’ın tapınağını yeniden inşa ederim.

Öcalan Nevruz mesajında öyle bir söz etti ki afalladım: Ayırmak isteyenlere inat birleşeceğiz. 30 yıldır kim ayırmak istiyordu ey katil? Yıllardır kan döken PKK’nın amacı neydi? 10 yıldır devlet eski despot ve inkârcı devlet de değil üstelik. Bu sözleri neden 10 yıl önce değil de şimdi sayıklıyorsun? Devlet süreci Öcalan ve BDP’nin inisiyatifine terk etmemeli, temkin ve tedbiri elden bırakmamalıdır.

(Gültekin Avcı, Mart 2013)

Altın Düğmeli Adam

Tarih: Mar 31 2013

Nasıl bir gençlik yetişiyor farkında mıyız? Dijital çağın üstünde yükselen değil, teknolojinin pençesinde kıvranan bir gençlik. iPhone, Facebook, tablet, SMS, Twitter gibi üç beş kelimenin kucağında yetişen robotik bir nesil. Parmakları her daim telefonda, gözleri kâh sizde kâh ekranda. Rol modeli, idealleri, hedefleri ve şahsiyeti konusunda buhranda. Bir kitabın sayfalarının çıkardığı efsunlu hışırtılar yerine mouse tıkırtısına meftun bir gençlik. Az okuyup çok ahkâm kesen, dijital kitap ve gazete sayfalarında satırdan satıra zıplayıp fikirden fikre konan fakat bunlar arasında sistematik bir bağlantı kurmaktan aciz, sabırsız ve sığ bir tecessüs. Istıraplarını yer yer kaybetmiş. Hakikatte neden ıstırap çekmeli sorusuna cevap verememenin vurdumduymazlığı içerisinde. Istırap denince hiç olmazsa düşünmek yerine mazohist miyiz ne ıstırabı babacım yaa modunda bir nesil.

Bu bozgunda ebeveynlerin mesuliyeti inkâr edilemez. Çocuklarının kendileri ile aynı düşünce çizgisinde, aynı tercih frekansında ve aynı beğeni tonunda olmasını isteyen ve bu hususu dikkatle gözeten nice ana babaların tavrı eleştirilebilir. Lakin ana ve babalar çocuklarının düşüncesiz ve zevksiz olmasından kaygılanmakta haklıdırlar. Yaşadığımız çağda çocuklarının düşüncesiz ve zevksiz olmasını bile düşünce ve zevk sayan aileler az değil. Zafer çalışmayla kazanılır Hal böyle olunca yozlaşma ebeveynden başlayıp gençliğe ve topluma sirayet ederek dalga dalga yayılır. Görselliğin düşünselliğe galip olduğu talihsiz bir dönemdeyiz. Hiçbir konferans kötü bir futbol maçı kadar ilgi görmüyor. Hiçbir haber program da sıradan bir dizi kadar. Ya da bir magazin yüzü veya olayı kadar.

Bunların yanında bugünün gençliği üniversiteyi gözünde büyütür. Her zamanki gibi gereğinden fazla. Hakikatte üniversiteler bugünün gençliğinin gözlerinde büyüttüğü kadar değildir. Üniversiteler irfan vermez, diploma verir. Verdiği diploma adamlık diploması değil, mesleki eğitim belgesidir. Üniversite aydın yetiştirmez, teknisyen yetiştirir. İşinin üstadı olabilmek üniversiteyle akademiyle olacak şey değildir. Sanat ve edebiyatta da böyledir. İşini icra ederken meşgalesinde kaybolmayan sanatçının sesini kendi asrına duyurabilmesi mümkün değil. Gerçekten de zaferin onda dokuzu ter ancak biri kabiliyettir.

Bilim ve sanatın büyük bir bölümü pösteki saymaktır, keyifli zamanlara ulaşabilmek için çile ve ıstırap ister. Yaptığı işte fani olmuştu Sanat ve edebiyat bahsinde derhal gözlerimde canlanan örneklerden biri edebiyatta realizmin ustalarından Balzactır. Günde 15 saat çalışan, bazen tavan arasında yatıp bazen altın düğmeli elbiseler giyen bir yazardan bahsediyoruz. Adamın marjinal hayatıyla romanları tam bir hercümerçtir. İnsanlar ve hayatlar mahşeri. O kadar ki, Balzac sadece romanlarında karakter olarak kullanabileceği kişilerle ahbaplık eder, diğer insanlara iltifat etmezdi. Ziyaretlerden ve ziyaretçilerinden köşe bucak kaçar, Paristeki evine kapanıp durmadan yazardı. Senede 4-5 roman. Bu kadar da verimli bir kalem.

Bugün edebiyat deryasında Balzac gibi bir dâhinin karşılığı yok. Balzacın hayal karakterlerinden birisi olan Dr. Horace Bianchon, Goriot Babada bir tıp talebesi, Sönmüş Hayaller ile İhtişam ve Sefalette meşhur bir tabiptir. Balzacın tasavvurları kendisi üzerinde o kadar güçlü tesirlere sahipti ki, hasta yatağında ömrünün son saatlerinde Dr. Bianchonun getirilmesini istedi. Yaptığı işle bu kadar hemhal olan bir kalem erbabının başarısız olması mümkün mü? Bu sebeple asırlara meydan okuyor ya. İşinde ve eserinde bu derece kaybolan hiçbir fani başarısızlığa uğramaz. Azim ve kararlılık içinde gerçekleştirilen disiplinli ve gaye dolu bir hayatla, bir müddet sonra neslinizin en liyakatli fertleri arasında olduğunuzu görürsünüz. Şans değildir bu, gayrettir, emektir.

(Gültekin Avcı, Mart 2013)

Not Artışı ve Cari Açık

Tarih: Mar 30 2013

Not Artışı, Mart 2013

Mart 2013